Hepinizin malumudur; memleket siyaseti iktidarın muhalefetine kendi yankısıyla o kadar meşgul ki, vatandaşın sesini duymaya ne vakti var ne de takati.
Eskiler bu durumu tek bir kelimeyle özetlerdi: malayani. Yani tamamen boş, tamamen faydasız… Bilhassa Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinde sıkça rastlanır bu kelimeye…
Biz bu kısır döngüyü bir kenara bırakıp gerçek gündeme dönelim ve haklı taleplerin sesi olmaya devam edelim. Bu hafta kadrajımızda hekimlerimiz dışındaki tüm sağlık profesyonellerimiz, yani bu sistemin yükünü sırtlayan gizli neferlerimiz var.
Sağlık sisteminin bel kemiği hiç şüphesiz hekimlerdir. Şifa mücadelesinin en ön safındaki kahramanlar kuşkusuz onlardır.
Ne var ki, bir hastaneye adım attığınızda sizi ilk karşılayanlar genellikle onlar olmaz. Sizi ilk kim karşılar? Kayıt masasındaki tıbbi sekreter, tahlilleriniz için zamanla yarışan laborant, sedyenizin başında bekleyen hemşire veya o sedyeyi güvenle taşıyan hasta bakıcı… Sağlık hizmetleri, hekimlerin şifa dağıtan ellerine ulaşana kadar, işte bu görünmez emek zinciriyle ayakta kalır.
Hekim dışı sağlık personeli, sistemin çarkları dönsün diye geceyi gündüze katarken, maalesef hak ettikleri kıymeti görmekten çok uzaklar. Bugün feryadını duyurmaya çalıştığımız sağlık profesyonellerinin yani sistemin o gizli neferlerinin masadaki talepleri ne lükstür ne de imtiyaz; yalnızca emeklerinin adil karşılığıdır.
Peki hiç düşündünüz mü?
Sağlık sistemini ayakta tutan bu insanlar, kendi hayatlarını hangi şartlar altında sürdürmeye çalışıyor?
Her şeyden önce sağlık profesyonelleri çok ağır bir mesai yükünün altındadır. İnsani sınırları fersah fersah aşan bu yoğun mesai, adeta bir mukavemet testine dönüşmüştür. Hafta sonu, bayram ya da tatil mefhumu gözetmeksizin, günün ilk ışıklarından gecenin zifiri karanlığına uzanan bu mesai ve nöbet sistemi, sağlık profesyonellerini bedenen ve ruhen tüketmektedir. Kronik personel eksikliği yüzünden bir kişinin omuzlarına yüklenen üç kişilik iş yükü, bu görünmez neferleri soluksuz bırakmakta; adeta hastane koridorlarında ömür törpülemektedir.
Peki, kimdir bu soluksuz kalan, bu ağır çarkın altında ezilen profesyonellerimiz? Hemşirelerimiz, ebelerimiz, sağlık teknikerlerimiz, teknisyenlerimiz, paramediklerimiz, laboratuvar ve radyoloji çalışanlarımız, tıbbi sekreterlerimiz ve daha niceleri…
Ne var ki, sistemin asıl yükünü omuzlayan bu devasa kitlenin haklı feryadı, siyasetin o malayani gündemleri arasında ne yazık ki karşılık bulamıyor.
Buradan yetkililere seslenmek ve sağlık profesyonellerimizin haklı taleplerini bir kez daha yüksek sesle duyurmak istiyorum:
Her şeyden önce, insan hayatının şifa bulmasına vesile olan sağlık emekçilerimizin, insanca ve onurlu bir yaşam sürmelerini sağlayacak adil bir ücret politikasına kavuşturulması artık bir lütuf değil, ertelenemez bir mecburiyettir. Alın terinin enflasyona ezdirilmediği, emekliliğe yansıyan tek ve şeffaf bir maaş düzeni derhal inşa edilmelidir.
Öte yandan, sağlık profesyonellerimizin talepleri yalnızca maddiyattan ibaret değildir. Yetkililerin, çalışma hayatını insani ve aile bütünlüğünü koruyan bir zemine oturtmak adına şu hayati adımları da süratle atması gerekmektedir:
Her şeyden önce, aileyi koruyan, güçlendiren ve mukaddes kılan çalışma hayatı düzenlemeleri lafta kalmamalı, bir an önce tatbik edilmelidir. Bu doğrultuda, yıllardır kanayan bir yara haline gelen üniversite hastanelerindeki çileye son verilmelidir. Bu hastanelerde canla başla çalışan personelin eş durumu ve tayin hakları kesinlikle ve ivedilikle yasal bir güvenceye kavuşturulmalıdır. Sağlık çalışanlarımızı, meslekleri ile aileleri, çocukları arasında bir tercihe zorlamak ne sosyal devlet ilkesiyle ne de vicdanla bağdaşır.
Bununla birlikte, sistemin yapısal tıkanıklıklarını aşmak adına personel yetersizliğinden kaynaklanan ağır iş yükü süratle hafifletilmelidir. Atama bekleyen binlerce donanımlı genç profesyonelimiz kapıda beklerken, mevcut personelin omuzlarına taşınamayacak sorumluluklar yüklemek akıl ve mantık dışıdır. İstihdam açığı ivedilikle kapatılmalı, iş bölümü adil ve dengeli bir seviyeye çekilerek bu kronik tükenmişlik sendromunun önüne geçilmelidir.
Esasen tüm bunlar, son yıllarda bozulan kamu personel rejiminin ve bütüncül planlamadan uzaklaşan yönetim anlayışının sağlık sistemimize yansıyan acı birer tezahürüdür. Kamuda adaleti, güvenceyi ve insani çalışma şartlarını yeniden tesis etmeden bu yaraları kökten sarmak mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki, görünmez neferlerini unutan, onların feryadına kulak tıkayan bir sistemin uzun vadede ayakta kalması imkansızdır.