Değerli Dostlar;
Hepimizin malumudur ki, içinde bulunduğumuz bu zorlu coğrafyada savaşlar, krizler ve çatışmalar hiçbir zaman geçici birer misafir olmadı. Biz bu ateş çemberinin tam kalbinde yaşıyoruz; bölgeden yükselen barut kokusunu her an genzimizde hissediyoruz.
Hâliyle, sınır hatlarımızda patlak veren her kriz sadece bir güvenlik meselesi olarak kalmıyor; ekonomimizden iç siyasetimizdeki dengelere kadar her şeyi tepeden tırnağa yeniden şekillendirebiliyor.
Bu yüzden gözümüz kulağımız Ankara’da, bizim ev sahipliğimizde yapılan kritik NATO toplantısında, yani dış politikada.
İşte tam bu noktada, bir siyasetçi ve bu ülkenin geleceğine dertlenen bir insan olarak sormak zorundayım: Bizim muhalefetimiz, bu devasa jeopolitik satranç karşısında nerede duruyor?
Üzülerek görüyorum ki, bölgesel krizler ve jeopolitik karşısında Türk muhalefeti adeta kronik bir siyasal felç durumu yaşıyor. İktidar dış politikayı bir iç siyaset kaldıracı olarak ustalıkla kullanırken; muhalefet, ne yöne kaçacağını bilemeyen “far görmüş tavşan”sendromundan kurtulamıyor.
Peki ama neden böyle? Bu tıkanmanın sebebi ne?
Her şeyden önce, dış politikada muhalefetin aleyhine işleyen, adeta bir duvar gibi yükselen bir bilgi asimetrisi, bir bilgi tekeli var. Devlet aygıtını elinde tutan iktidar, sahadan gelen her türlü operasyonel ve stratejik bilgiyi de tek başına elinde bulunduruyor. Bu durum, muhalefeti daha en baştan oyunun kurucusu değil, tribündeki bir seyirci konumuna itiyor.
Fakat ne yazık ki bizim muhalefetimiz, bu seyircilik rolünün dahi hakkını veremiyor; çünkü sahada dönen oyunu hakkıyla takip etmiyor, edemiyor. En büyük eksiklik de burada başlıyor: Muhalefet partilerinin dış politikayı kurumsal bir akılla işleyecek hafızası ve yapılanması yok. Koskoca dinamikleri, parti koridorlarında istihdam edilen tek bir emekli büyükelçinin ya da bir uluslararası ilişkiler profesörünün omuzlarına yükleyip kenara çekiliyorlar.
Oysa görmeliyiz ki; dış politika artık sadece diplomatik protokollerin yürüdüğü, teknokratların konuştuğu o steril salonlardan ibaret değildir. Bugünün dünyasında dış politika; son derece girift, sınırları aşan, devingen ve doğrudan iç siyasetin kalbine dokunan bir karaktere bürünmüştür.
Değerli Dostlar;
Günceli okuyamayanlar, geleceği dokuyamazlar.
Süslü mesajlarla, rüzgâra göre yön değiştiren günübirlik reaksiyonlarla dış politika yapılmaz. Derin bir kriz anında ya hemen iktidarın çizdiği sınırlara hizalanmak ya da sadece eleştirmek için eleştirmek, açık bir vizyonsuzluktur. Eğer bu ülkeyi yönetme iddiasındaysanız; kendi dış politika düşünce kuruluşlarınızı kurmak, kurullarınızı diri tutmak ve sahanın gerçek uzmanlarıyla bu topraklara ait alternatif politikalar üretmek zorundasınız.
Zira dış politika, partilerin halka sunduğu güvenlik ve refah teminatının omurgası, devlet yönetme iddiasının en somut turnusol kağıdıdır. Bu omurgayı dik tutamayan bir siyasi iradenin, ülkenin yarınlarına yön verme iddiası sadece bir illüzyondan ibaret kalır.
Peki, Ankara’da, kendi ev sahipliğimizde düzenlenen bu 36. NATO Zirvesi’ni diğerlerinden ayıran asıl fark nedir? Ve de en önemlisi, bu masada ülkemizin konumu nerede duruyor?
Bu zirveyi diğerlerinden ayıran en temel fark, küresel sistemin tam anlamıyla bir fetret devrinden geçtiği bir döneme denk gelmesidir. Dünya; kurumları, kuralları ve sarsılan geleneksel güç hiyerarşisiyle tam bir belirsizlik ve kriz sarmalının içindedir.
Dünya, asimetrik tehditlerin konuşulduğu o eski dönemleri geride bıraktı; artık kaba gücün, askeri caydırıcılığın ve katı askeri gerçekliğin doğrudan geri döndüğü vahşi bir uluslararası güvenlik ortamındayız. Başta Rusya olmak üzere NATO’nun küresel rakiplerin agresif bir uyanışla mevcut statükoyu zorlaması, karşı karşıya kalınan tehditlerin boyutunu tolere edilebilecek seviyenin çok üzerine çıkarmıştır.
Daha düne kadar yeşil enerjiyle, çevreci imajıyla, sivil değerleriyle övünen Almanya’nın bile bu tehdit karşısında savunma harcamalarını tarihi düzeyde artırması, ittifak üyelerinin askeri stratejilerini ne denli kökten revize ettiğinin en net göstergesidir. Diğer bir deyişle; normların, değerlerin ve yumuşak gücün arka planda kaldığı, askerî caydırıcılığın küresel siyasetin merkezine yerleştiği yeni bir NATO gerçekliğiyle karşı karşıyayız.
Üstelik bu dönüşüm sadece dış tehditlerle sınırlı değil; ittifakın kendi içindeki güç dengeleri de sarsılıyor. Bir yanda müttefiklerinden mali külfeti ve askeri yükü daha fazla paylaşmalarını talep eden bir ABD var. Diğer yanda ise Washington’ın güvenlik taahhütlerine sadık kalıp kalmayacağına artık şüpheyle yaklaşan bir Avrupa söz konusu. Bu güven bunalımı ve Ukrayna Savaşı’nın yarattığı jeopolitik şok, Avrupa’yı NATO çatısı altında kalsa bile ‘stratejik olarak daha özerk ve kendi iç güvenliğini önceleyen’ yeni bir mimari arayışına itiyor. Sonuç olarak, karar mekanizmaları tek bir merkezden yönetilen eski yapı geride kalırken; kendi içinde çift kutuplu, Transatlantik ve Avrupa eksenli yeni bir NATO’ya doğru gidiliyor.
Gelelim ülkemizin bu denklem içerisindeki konumuna…
İşte Türkiye’nin NATO’daki yeni konumu, artık sadece coğrafi sınırlarıyla tanımlanan geleneksel koridor veya lojistik üs mantığıyla açıklanamaz.
Ülkemiz bugün ittifak masasında, Soğuk Savaş sonrasında Avrupa genelinde yaşanan askeri küçülmenin aksine, personel kalitesini ve sayısını kademeli olarak artıran ABD sonrası en büyük ikinci askeri kütle olarak yer almaktadır. Sahadaki konvansiyonel tecrübe, Karadeniz’den Orta Doğu’ya kadar her aktörle konuşabilen köklü bir arabuluculuk ve diplomasi kapasitesiyle birleşmektedir.
Dönüşümün en kritik ayağı ise savunma sanayiidir. Özellikle drone teknolojilerinin küresel savaş doktrinlerini yeniden yazdığı bu yeni dönemde Türkiye; yalnızca silah satın alan bağımlı bir müttefik değil, ürettiği askeri teknolojileri diğer NATO üyelerine ihraç ve entegre edebilen otonom bir aktör olma yolunda ilerliyor.
Dolayısıyla, bu çok boyutlu dönüşüm sürecinde ulusal çıkarların maksimize edilmesi, iktidarın adımları kadar muhalefetin de bu yeni gerçekliği doğru okumasına bağlıdır. Zira bu ulusal potansiyelin sürdürülebilirliği, iç politikadaki stratejik olgunluğa bağlıdır. Muhalefetin, dış politika ve savunma sanayiindeki bu yapısal değişimi derinlemesine analiz etmesi; iktidarın eksik veya aksayan adımlarını yapıcı ve alternatif stratejik hamlelerle tahkim edecek politika önerileri sunması hayati bir ihtiyaçtır.