9 Mayıs 1950’de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın ilanıyla temelleri atılan Schuman Deklarasyonu, Avrupa bütünleşmesinin miladı kabul edilir. Bu tarihi dokümanın anısına her yıl coşkuyla kutlanan 9 Mayıs Avrupa Günü, geçtiğimiz cumartesi günü 76. kez geride kaldı. AB kürsülerinden yine o bildik vaatler yükseldi: Barış, refah, demokrasi, kültürel çeşitlilik vesaire…
Ne var ki, vakit Avrupa için şapkayı önüne koyup düşünme vaktidir.
Bir zamanlar bize “Hasta Adam” yakıştırması yapanlar, bugün bir “Konfor Obezine” dönüştüklerini görmelidir.
Muazzam gayrisafi millî hasılasına rağmen; güvenlik ve enerji gibi en hayati alanlarda dışa bağımlı hâle gelen bir Avrupa tablosuyla karşı karşıyayız. Ekonomik bir dev olsa da siyasî irade söz konusu olduğunda tam bir cüceye dönüşen bu yapı, küresel krizlerde sadece etkisiz bildiriler yayımlayan sembolik bir güç hâline gelmiştir. Artık ne o eski yaptırım gücünden eser kalmıştır ne de caydırıcılığından…
Şurası net bir gerçektir ki; bugün Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye olan ihtiyacı, bizim onlara olan ihtiyacımızdan çok daha fazladır.
Avrupa, bu stratejik hantallığını ve jeopolitik etkisizliğini gizlemek istercesine, bugün en temel insan haklarından biri olan seyahat hürriyetini özellikle de Türkiye’ye karşı bir sopa gibi kullanmaya çalışmaktadır.
AB’nin vize meselesini bir modern zaman barikatına dönüştürmesi, aslında Avrupa’nın kendi değerlerinden ne denli uzağa savrulduğunun ve çözüm üretme yetisini nasıl kaybettiğinin en hazin itirafıdır. Kendi içindeki randevu karaborsasını bile çözemeyen, vize simsarlarına meydanı bırakan bir yapı, bu hantallığıyla aslında kendi inandırıcılığını gümrük kapılarında imha etmektedir.
İşte bugün kronik bir kördüğüme dönüşen ve vatandaşlarımızın, bilhassa da gençlerimizin sabrını zorlayan vize meselesini konuşmamız gerekiyor.
Zira mesele sadece bir evrak prosedürü değildir; bu, sınırların ötesine geçmek isteyen gençlerimize, akademisyenlerimize, sanatçılarımıza ve iş insanlarımıza karşı Avrupa kapılarında örülen haksız bir barikatın hikâyesidir.
Dünyayı tanımak isteyen gençlerimize, uluslararası kongrelere davetli akademisyenlerimize, evrensel haberin peşindeki gazetecilerimize, sahneleri sınır aşan sanatçılarımıza ve ihracat yapmak için çırpınan iş insanlarımıza doğrudan vurulan bir prangadır bu vize meselesi.
Eskiden “gümrük kapısı” derdik, şimdi o kapıları bile göremiyoruz. Bir türlü geçemediğimiz yeni bölüm sonu canavarı günümüzde vize almak; hatta vizeyi geçtim, vize randevusu bulabilmek bile bir mucizeye dönüşmüş durumda. Milletimiz pasaport kuyruğundan kurtuldu ama şimdi de ekran başında boş randevu yakalamak için vize nöbetine mahkûm edildi.
Gazeteci İbrahim Haskoloğlu geçtiğimiz günlerde bu sorunu mercek altına aldı ve dehşet verici bir gerçeği ortaya çıkardı: Bazı paravan şirketler, o bulunamayan randevuları botlarla kapatıp vatandaşımıza fahiş fiyatlarla satıyor. Zira Avrupa ülkeleri Türkiye’ye yönelik vize kısıtlamasına başvurdukça, bunu suiistimal eden şirketler adeta bir randevu borsası kurmuş durumda.
Peki bu vize sorununun arka planı ne?
Şunu peşinen ifade edeyim. Schengen vizesine dair yaşadığımız tüm bu sorunlar, Avrupa Birliği’nin (AB) bilinçli ve siyasi bir tercihinin neticesidir. Bugün AB, ülkemizden başvuru yapan gazetecilere, STK temsilcilerine, pırıl pırıl öğrencilere ve kıymetli akademisyenlere ne yazık ki birer “potansiyel sığınmacı” gözüyle bakmaktadır.
Sırf bu vatanın birer ferdi oldukları için her bir vatandaşımızı “sığınmacı adayı” olarak damgalayan bu yaklaşım, modern dünyanın en büyük ayrımcılıklarından biridir. Kendi vatanında liyakatiyle, kalemiyle ve fikriyle var olan insanlarımız, Avrupa kapılarında haksız bir zan altında bırakılmaktadır.
Tam da bu noktada, geleceğimizin teminatı gençlerimize seslenmek istiyorum:
Bakın Gençler;
Kendi memleketinizin potansiyelini asla küçümsemeyin. Hayalini kurduğunuz refahı Avrupa’nın bariyerli sınır kapılarında aramak yerine, gelin kendi ülkemizi el birliğiyle ihya edelim. Çünkü görmezden geldiğiniz acı bir gerçek var:
Avrupa sizin diplomanıza, entelektüel birikiminize veya vizyonunuza talip değil. Onlar sadece kendi vatandaşlarının elini sürmediği, ağır fiziksel güç gerektiren en alt kademe işler için -vizeniz olmasa dahi- size kapı aralıyorlar. Onlar sadece çarkı döndürecek bir bedene, paslı vidaları sıkacak isimsiz bir ele ihtiyaç duyuyorlar. Kısacası onlar, diplomalarımızdaki liyakate değil, sırtımızdaki ucuz tere talipler.
Bakınız, rakamlar yalan söylemez; bu tablo bir gerilemenin değil, bir ayrımcılığın tablosudur. 2017 yılında Türkiye’den yapılan Schengen başvurularındaki ret oranı yüzde 6,4 iken, bugün bu oran yüzde 20’lere dayanmış durumda.
Son 10 yılda Türkiye’den yapılan tam 1,5 milyon Schengen başvurusu reddedildi. İnsanlarımız kapıdan çevrildi ama o kapıdan içeri girmek için ödedikleri paralar Avrupalıların kasasında kaldı. Ret cevabı alan vatandaşlarımızın cebinden çıkan ve bir kuruşu dahi iade edilmeyen o meşhur başvuru ücretleri, toplamda 511 milyon Euro’yu geçti!
Diğer bir deyişle, Schengen vizesi, bizim için dünyanın en pahalı belki’si oldu…
Buradan yöneticilerimize sesleniyorum:
2013 yılında imzaladığımız o Geri Kabul Anlaşması’nın bir açık çek olmadığını lütfen Avrupalı muhataplarınıza hatırlatın.
Türkiye, dünyanın bedelsiz demografik hafriyat döküm sahası değildir. Madem mülteci yükünü biz omuzluyoruz, o hâlde vatandaşımızın önüne örülen o vize barikatları yıkılmalıdır!