Ulus olmak; sadece aynı sınırların içerisinde nefes almaktan, aynı toprak parçası üzerinde yollarımızın kesişmesinden ibaret değildir. Ulus olmak; ortak acılar karşısında aynı hıçkırıkla sarsılabilmek, bir zafer anında aynı coşkuyla sokaklara taşabilmektir. Tasada ve kıvançta tek yürek olabilmektir.
Nitekim Fransız düşünür Ernest Renan, hafızalara kazınan o meşhur sözünde der ki: “Bir ulusun varlığı, her gün yapılan bir halk oylamasıdır.”
Bir milletin varlığını sürdürebilmesi; bireylerin o topluluğa ait olma, birlikte yaşama iradesi gösterme ve ortak bir geleceği inşa etme arzusunun her gün yeniden, taptaze bir iradeyle onaylanmasına bağlıdır.
Peki, biz bugün neredeyiz? Biz, o sandığın başında her gün ne yapıyoruz? Cevabı peşinen vereyim her gün ulus olma vasfımızdan, bizi biz yapan değerlerden bir şeyler kaybediyoruz.
Bakın, en son A Millî Futbol Takımımızın Dünya Kupası’nda yaşadığı fiyaskoya… Sahada kaybedilen iki maç ve büyük beklentilere rağmen henüz gol bile atamadan elenen bir millî takım var elimizde. Normal şartlarda hepimizin canını yakması gereken bir tablo bu. Ne var ki böyle olmadı…
Bir taraf, Millî takımımızın başarısızlığını, iktidarın başarısızlığı ilan edip gizli bir memnuniyetle ellerini ovuşturdu; diğer taraf ise gelen haklı eleştirileri bile devlet düşmanlığı potasına soktu… Ay-yıldızlı şanlı armamızın hak ettiği mertebeye çıkmaması kimsenin umurunda olmadı. Skor tabelası bile siyasî bir ganimet kotarma savaşına alet edildi. Bir turnuva, birbirimizin boğazını sıkmak için yeni bir cephe hâline getirildi. Tıpkı turnuva öncesindeki marş meselesi gibi…
Bunun en büyük sebebi ise hayatın en yalın ve en insani köşelerine bile zorla politik kisve giydiriliyor. Bu yüzden artık ne yasımızı layığıyla becerebiliyoruz ne de kutlamayı ağız tadıyla yapabiliyoruz. Memlekette siyasetten beri kalabilen bir kurtarılmış bölge kalmadı…
Her mevzu politik bir kâr-zarar hesabının parçası hâline getirilmiş durumda. Her şey ama her şey; ya körü körüne bir iktidar karşıtlığı yahut gözü kapalı bir iktidar yandaşlığı üzerinden tefsir ediliyor.
Aklımızı, vicdanımızı, aidiyetimizi bu iki kutuplu deli gömleğine hapsettik! Sanılmasın ki bu vaziyet sadece futbola mahsus, her meseleyi aynı girdaba sürüklüyoruz!
Ülkenin yarısı enkaz altındayken, canlarımız o soğuk betonların altında feryat ederken bile birlikte acı çekmeyi beceremedik biz. Depremin acısını bile siyasî aidiyetlerimize göre paylaştık.
Gencecik vatan evlatlarımız, şehitlerimiz varken; ocaklara ateş düşmüşken dahi siyaset borazanı elimizden düşmedi. Acıda da eşitlenemedik…
Sadece acıda mı eşitlenemedik? Hayır, sevinçte de ayrıştık!
Kadın Voleybol Takımımız dünyaları dize getirip göğsümüzü defalarca kabarttı. Peki ne oldu? Onların bu muazzam başarıları birilerinin dünya görüşlerine, hayata bakış açılarına takılıp kaldı. Ortak bir gururda buluşmak yerine, başarıyı da kendi mahallelerimizin terazisinde tarttık.
Diğer tarafta bu ülkenin mühendisleri, gecesini gündüzüne katıp savunma sanayiinde çığır açan ilerlemeler kaydetti ve kaydediyor. İstikbalimizi yerli ve millî projelerle ilmek ilmek dokuyorlar. Ancak ne acıdır ki bu muazzam emek bile, sırf mevcut siyasî iktidarın hanesine yazılacağı endişesiyle birilerinin muhayyilesine sığmıyor; o büyük başarıları aleladeleştirmek ve değersizleştirmek için adeta birbiriyle yarışıyorlar.
Bu toprakların hayrına bir gelişme olduğunda bile geleceğe umutla bakamaz hâle geldik. Çünkü önce yanımızdakinin rengine bakıyoruz; “O seviniyorsa ben üzülmeliyim” hastalıklı zihniyeti ruhumuzu kemiriyor.
Kısacası dostlar, biz Renan’ın bahsettiği o varoluş referandumunu her geçen gün, her sabah yeniden kaybediyoruz.
Her geçen gün ulus olabilme, toplum kalabilme kabiliyetimiz aşınıyor. Altımızdaki zemin kayıyor. Her yerde ihtilaf, her şeyde tefrika… Birbirinin gözünün içine bakarak tek bir marşı aynı gururla okuyamayan insanlar, nasıl yarını beraber inşa edebilir?
Bir politikacı olarak diyorum ki:
Siyasetin her şeye nüfuz ettiği yerde, geriye hiçbir şey kalmaz; çünkü hayatı sadece politikadan ibaret görenler, farkında olmadan insanı ve vicdanı tamamen tasfiye ederler! İşte bu tasfiye, bizi bir arada tutan o görünmez bağları koparıyor, bizi biz olmaktan çıkarıyor.
Unutmayalım; biz birlikte Türkiye olamazsak, ayrı ayrı hiçbir şeyiz.