Cübbe İliksiz, Yükü Ağır; Genç Avukat Kimsesiz, Sistem Sağır 

İmren Nilay TÜFEKCİ
Nisan 6, 2026 3 dk okuma süresi

Türkiye’deki siyaset jargonunda “hukukun üstünlüğü” kavramı, genellikle soyut bir vaat veya yargı bağımsızlığına indirgenmiş bir slogan olarak karşımıza çıkar. Bütün siyasî partiler, bilhassa da muhalefet partileri, hukukun üstünlüğü ilkesini siyasî söylemlerinin merkezine yerleştirir. Ancak bu hayati ilkenin kuvveden fiile geçmesindeki, hukuk diliyle söyleyecek olursak tahakkuk etmesindeki temel taş olan, bireyin hak arama özgürlüğünün ve serbest savunma hakkının yegâne temsilcisi avukatlar, bu vizyonun içinde genellikle ihmal edilir.

Malumunuz dün Avukatlar Günü’ydü.

İstanbul Barosu’nun ilk genel kurulunu gerçekleştirdiği 5 Nisan 1878 tarihinin üzerinden yaklaşık bir buçuk asır geçti. Tam 148 yıldır adaletin tecellisi için savunma hattında mevzilenen avukatlarımız, ne yazık ki bugün gelinen noktada şanlı mazilerine yakışmayan bir tabloyla karşı karşıyadır.

Özellikle mesleğe yeni adım atan genç avukatlarımızın yaşadığı yapısal ve ekonomik sorunları yakından takip ediyorum. Bu, yalnızca bir siyasetçinin dışarıdan yaptığı bir gözlem değil, bizzat evimin içindeki bir hakikat; çünkü eşim de bu onurlu ama bir o kadar meşakkatli mesleği icra eden bir avukat. 

Şimdi gelelim genç avukatlarımızı henüz yolun başında mesleklerinden soğutma noktasına getiren sorunlar yumağına. Önce idealizmi sömüren manevi külfetlerden başlayalım.

• İtibar Erozyonu: Avukatlık mesleğinin toplumsal algısındaki o tehlikeli düşüş, mesleğe büyük ideallerle başlayan gençlerimizi birer “adalet savunucusu” olmaktan çıkarıp, adeta birer “evrak ve usul takipçisi” gibi hissetmeye zorluyor.

• Geciken Adaletin Vicdani Yükü: Yıllarca süren davalar ve yargıdaki hantal işleyiş, “hiçbir şeyi değiştiremiyorum” duygusunu tetikliyor. Bu da henüz yolun başında olan meslektaşlarımızda kronik bir tükenmişliğe yol açıyor.

Peki ya omuzlardaki maddi yükler? İşte asıl “saatli bomba” burada işlemeye başlıyor:

• Bağ-Kur Prangası ve Sabit Giderler: Henüz ilk müvekkiliyle el sıkışmamış, tek kuruşgelir elde etmemiş bir genç avukatın, her ay asgari ücretin üçte biri oranında prim borcuyla güne başlaması adaletsizliktir. Geliri olmayan genci, daha mesleğe adım attığı gün borç sarmalına hapsetmek, savunmayı baştan nefessiz bırakmaktır. Kira, stopaj, aidat ve UYAP uyumlu teknolojik altyapı maliyetleri de cabası. Yani vergi levhasını astıkları ilk günden itibaren genç avukatlarımızın üzerine amansız bir maliyet sağanağını boca eden bir sistem var. Bu cenderenin en acımasız yanı ise Bağ-Kur borcu biriktiği an sistemin dışına itilmek, en temel sağlık hizmetinden bile mahrum kalma korkusuyla baş başa bırakılmaktır.

• Tabii bir de kapıdaki HMGS (Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı) meselesi var ki, yeni mezun olan gençlerimizi iyice çıkmaza sokuyor:

• Barınma ve Zaman: Şöyle ki, mezuniyetten sonra okullarıyla ilişiği kesilen ama sınav için büyükşehirlerde kalmak zorunda olan gençler, fahiş kiralar ve yaşam masrafları altında eziliyor. Sınav hazırlığı ve sonuçların açıklanması derken, mesleğe adım atma süresi en az 6 ay ile 1 yıl arasında sarkıyor.

Mesleğe giriş sınavını aşmak yetmiyor, asıl sınav staj döneminde başlıyor. Maalesef “saygın” olarak bilinen pek çok büyük hukuk bürosu, genç meslektaşlarımıza asgari ücreti dahi çok görerek onları karşılıksız çalıştırmakta ve açık bir emek sömürüsü düzeni yürütüyor.

Şunu da açıkça söylemek gerekir ki; kontrolsüzce her köşeye açılan hukuk fakülteleri, eğitimin niteliğini düşürmekle kalmamış, mesleğin vakarını da zedeliyor. Nicelik uğruna feda edilen nitelik, avukatlığı sıradan bir iş koluna indirgerken arz-talep dengesini de altüst ediyor.

Ve en acısı da şiddet sarmalı:

• Yaralama ve Tehdit: Bugün avukatların %70’i meslek hayatında en az bir kez şiddetin hedefi oluyor. 2024 ve 2025 raporları gösteriyor ki; avukata yönelik saldırılar son 5 yılda %100’den fazla artmış. Dosyanın tarafı olan avukatı, hasım olarak gören bu hastalıklı zihniyetle topyekûn mücadele etmek zorundayız.

Zira genç avukatlarımızın maruz kaldığı güvencesizlik ve mesleki itibar kaybı, aslında doğrudan savunma hakkının ve hukuk devletinin geleceğini tehdit etmektedir. Hukuk devleti, sadece adliye binalarından veya hâkim-savcı teminatından ibaret değildir; hukuk devleti,vatandaşın devlet karşısında “savunmasız” kalmadığı bir düzendir. Savunma makamı ne kadar güçlü ve bağımsızsa, hukukun üstünlüğü de o denli gerçektir. 

Hukuk reformu paketlerinde avukatlık mesleğinin itibarını, güvenliğini ve ekonomik bağımsızlığını arka plana atması, aslında inşa edilmek istenen hukuk sisteminin bir sütununu eksik bırakmak demektir.