ABD-İsrail ve İran arasındaki çatışma, küresel enerji arzının can damarı olan petrol fiyatlarını hızla tırmandırırken, dünya ekonomisini eşi benzeri görülmemiş bir maliyet baskısı altında bırakıyor.
Ortadoğu’da tırmanan bu ateş; yalnızca Millî Savunma Bakanlığımızı, Dışişleri Bakanlığımızı, hatta sadece Enerji Bakanlığımızı ilgilendirmemektedir. Bu mesele, Tarım ve Orman Bakanlığımızdan Ticaret Bakanlığımıza kadar devletimizin her kademesini, bilhassa da milletimizin gıdaya erişimini yakından ilgilendirmektedir.
Zira dünya petrol ticaretinin yaklaşık %30’u Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyor. Ne var ki, bu kritik hattaki tıkanma, sadece araç depolarını değil; üretimin bütün katmanlarını ve hammadde temininden nihai tüketiciye kadar tüm tedarik zincirini sarsan devasa birenflasyon dalgasını tetikliyor.
Yaşanan kriz ile birlikte yükselen petrol fiyatlarının navlun ve taşıma maliyetleri üzerindeki yukarı yönlü etkisini hissetmeye başladık bile. Petrol türevleri birçok endüstride hammadde olarak kullanıldığı için domino etkisini hissetmeye devam edeceğimiz sıradaki sektörler: Petrokimya, Plastik, Gübre, Havacılık. Üretim maliyetlerindeki yükseliş imalat ve hizmet sektörünün tüm alt kırılımlarını da maalesef olumsuz etkileyecek.
Yani orada duran sadece başkalarının petrol gemileri değildir; tarladaki çiftçimizin mazotu, fabrikadaki işçimizin tezgâhı, nakliyecimizin tekeri, sanayicimizin ham maddesi, ihracatçımızın emeği durmaktadır.
Peki, üretim maliyetlerindeki bu sert yükseliş, milletimizin sofrasına yansımayacak mı? Elbette yansıyacak. Bir kez daha hatırlatmak isterim ki, TÜİK verilerine göre, ulaşım ve gıda harcamaları ortalama hane halkı bütçesinin yaklaşık %40’ını oluşturuyor. Bu da enerji krizinin doğrudan bir geçim krizine dönüşmesi demek.
Buradan yetkililerimize sesleniyorum:
Bu olumsuz senaryoyu tersine çevirmek yahut olası riskleri asgari düzeye çekmek için savunma sanayi disipliniyle tarım ve enerji politikaları üretmeliyiz. Öncelikle, tarladan sofraya uzanan gıda tedarik zinciri kısaltılmalı; aracı maliyetlerini minimize edecek yerel üretim ağları ve lojistik düzenlemeler bir an önce hayata geçirilmelidir.
Çiftçimizin en büyük yükü olan mazot ve gübre, sanayicimizin ise enerji ve hammaddegibi temel girdileri için stratejik sübvansiyon paketleri devreye alınmalıdır. “Yerli ve Millî” üretim sadece bir slogan değil, bu krizde tek çıkış yolumuzdur.
Dahası, Avrupa Birliği genelinde enerji ithalat bağımlılığı ortalaması %58 seviyesindeyken, Türkiye’de bu oran %70 eşiğini aşmış durumda. Her ay sisteme yüklenen yaklaşık 4 milyar dolarlık enerji faturası, ekonomimizin en yumuşak karnı olan “enerji açığını” kronikleştiriyor. Mevcut jeopolitik fırtınada bu bağımlılık, sadece bir bütçe sorunu değil, doğrudan bir beka meselesidir.
Türkiye’mizin bu tür krizlere karşı uzun vadeli bir stratejiye ihtiyacı var. Bu yüzden ivedilikle;
• Enerji kaynaklarımızı çeşitlendirmeli,
• Yenilenebilir enerji yatırımlarımızı hızlandırmalı,
• Stratejik enerji stoklarımızı güçlendirmeliyiz.
Parola Belli: Kaynak Çeşitliliği-Yenilenebilir Yatırım-Stratejik Stok
Bunlara ek olarak:
• Tarımsal Enerji Bağımsızlığı: Tarımsal sulama ve depolama tesislerinde güneş enerjisi (GES) kullanımı zorunlu hâle getirilmeli ve %100 teşvik edilmelidir.
• Stratejik Ürün Planlaması: Su tüketimi düşük, kalori değeri yüksek ve ithalat bağımlılığı olan ürünlere (buğday, mısır, yağlı tohumlar) “Millî Güvenlik Destekleme Paketi” açıklanmalıdır.
• Dijital Takip Sistemi: Tedarik zincirindeki fiyat spekülasyonlarını önlemek için tarladan rafa “Uçtan Uca Dijital İzlenebilirlik” sistemi katı kurallarla uygulanmalıdır.