Dış Politika

Dış Politika

BİR KRİZ DAHA: İSLAMOFOBİ VE YENİ ZELANDA

İslamofobi anlam itibariyle İslam ve fobi kelimeleriyle birleşmesiyle oluşan bir kavramdır. Fobi (phobia) kaynağını, Yunan mitolojisinde “dehşet tanrısı” olan Phobos’tan almakta olup İslam kelimesi ile anıldığında ‘İslam korkusu’ şekline dönüşmektedir.

İslamofobi, yeni bir kavram (1980’ler) olarak bilinse de bu kelimenin arka planına bakmak gereklidir. Yani bu kavramın nitelediği olgu, acaba son zamanlarda mı ortaya çıkmıştır, yoksa sadece mevcut olguyu nitelendirmek/adlandırmak için kullanılan yeni bir kavram mıdır?

İslam’ın ortaya çıkışı, daha doğrusu İslam Peygamberinin Nübüvvet’i almasından sonra özellikle Hicret sonrasında ve 4 Halife Devri’ni göz önünde bulundurursak hızla yayıldığını bilinmektedir. İslamofobi’nin kaynak olarak beslendiği argümanlar ise Kudüs’ün Fethi, Haçlı Saldırılarının başarısızlığı, Avrupa içlerine kadar ilerleyen ve yaşlı kıtaya ciddi zorluklar çektiren Osmanlı Devleti olduğunu söyleyebiliriz. Bu zaman kesitinde ne yaşandığını söylemek konumuz olmamakla birlikte süreç olarak bin yıldan uzun bir süreyi kapsadığını belirtmek yerinde olur. Günümüzde İslamofobi’nin etkisinin geniş bir toplumsal kesime yayılmaya başladığını ve halklar nezdinde, sivil vatandaşlar arasında bir ayrılıkçılık ve çatışmaya dönüştüğünü görmekteyiz. Özellikle Müslüman sayısının çok az olduğu ortamlarda Müslümanların ötekileştirilmesi buna bir örnektir. Bunun nedenlerini her ne kadar düşünce özgürlüğü konusunda kendileriyle övünen birtakım farklı medeniyetlerin İslamofobi konusundaki düşünceleri madalyonun iki tarafı gibidir.

Son günlerde ise İslam karşıtlığına yeni bir olay eklendi: Christchurch. Bu terör eyleminde Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde cuma namazı esnasında iki camiye terör saldırısı düzenlendi. Saldırıda 49 kişi ibadetlerini yaparken katledildi. Olayın öncesinde yayımlanan 87 sayfalık manifesto, kullanılan silahlardaki yazılar, tarihler, isimler, bu olayın uzun süre boyunca yapılan bir hazırlığın ve daha da önemlisi bir örgüt çalışması sonucunda ortaya çıktığını gösteriyor. Yazıların tek bir dille değil, ait oldukları dillerin alfabeleri ile yazıldığını belirtmek gerekir. Aynı zamanda en ufak detayları, olayları dahi silahlara işlemişlerdi. Bunlarla bile işin organize bir iş olduğu ve bir iki kişinin kendi başına kalkıştığı münferit bir olay olmadığı anlaşılıyor.

Bu saldırıda ki diğer bir dikkat çeken unsur ise Türkiye’ye yönelik tehditlerin varlığı. Bu tehditler, Türkiye’nin hâlâ Müslüman coğrafyanın önde gelen ülkesi olarak görüldüğünü göstermektedir. Peki bizim bu olaya karşı tepkimizi sorgulayacak ve okları kendimize çevirecek olursak, burada bizim yapmamız gereken dağınık olmaktan kurtulmak, benliğimizi tekrar kazanarak tarihteki önemli adımlarımızı hatırlamaktır. Bu olayların enine boyuna ölçülüp, düşünülüp ona göre karşı aksiyon alınması gereklidir. İleriki dönemde de bu ve benzeri olayların yaşanma ihtimali de göz önünde bulundurulmalı ve buna göre bir eylem planı belirlenmelidir.

Saldırının Dünya çapında (samimiyeti tartışılabilir olsa da) İslamofobi’ye karşı olan tepkileri artıracağını aşikardır. Fakat bu tepkiler politik bir amaç için madalyonun diğer tarafını tekrar gösterir niteliktedir. Zira 9 Eylül 2001 saldırısı sonrasında Rusya’nın Amerika’ya Terör konusunda verdiği destek sözlerinin hemen akabinde bunu nasıl kendi lehine çevirdiği ortadadır. İslamofobi’nin ise Dünya güvenliği açısından ne derece tehlikeli bir noktaya geldiğinin anlaşılması açısından önemli olduğunu söylemek doğru olacaktır. Yaşanan olay her ne kadar vahim de olsa nedenleri arasında iyi tahliller yapılarak, daha vahim olayların yaşanmasının önüne geçilmelidir. Liderlerin ve halklar nezdinde önemli etki uyandıran figürlerin konuşmalarına daha çok dikkat etmesi gereken bir fırtınalı döneme doğru ilerliyoruz. Özellikle bu liderler Müslümansa…